Güncel Yazılar > RUSYA, MÜTTEFİKLERİNİ Mİ KAYBEDİYOR ?

Yaklaşık yarım asır süren Soğuk Savaş, SSCB’nin yıkılışıyla resmen sona erse de XXI. yüzyılın başında Rusya enerji kaynaklarından elde ettiği gelirler sayesinde adeta iki kutuplu düzeni yeniden canlandırmış oldu. Bu bağlamda gerek Soğuk Savaş zamanında gerekse de günümüzde ABD ile Rusya’nın geleneksel müttefikleri mevcuttu(r). Birinin müttefiki olmak için diğerinin rakibi olmak yeterlidir. İki kutuplu dünya düzeninde müttefikin değerinin belirlenmesinde, rakibin topraklarına ya da rakip için stratejik önem arz eden coğrafyalara yakınlık büyük önem arz etmektedir. Diğer taraftan bu müttefikler, asıl güçlere maddî açıdan çok pahalıya mal olmaktadırlar. Son günlerde Moskova’nın işte bu tür müttefiklerini kaybetme riski ile karşı karşıya olduğu görülmektedir. İkinci kez Kırım’ı ilhakından (birincisi 1783, ikincisi 2014) sonra zaten Batı’nın ambargosu ile karşı karşıya kalan Rusya için bu aslında pek istediği bir gelişme değildir. “Rusya müttefiklerini mi kaybediyor?” sorusunun gündeme gelmesinin nedeni ise Güney Amerika’da Küba’nın, Orta Doğu’da da İran’ın ABD ile görüşmelere başlamaları ve bir takım anlaşmalara varmalarıdır. Yine Kremlin’in “Birlik Devlet” dahi kurmak istediği Belarus da son dönemde Batı ile yakınlaşmaya çalışmaktadır.
           
Bilindiği gibi İran, 5+1 ülkeleri ile Tahran’ın nükleer programı konusunda mutabakata vardı. İran, uranyum zenginleştirmede kullandığı santrifüjleri üçte iki oranında azaltıp elindeki uranyum stokunu 300 kilograma indirmeyi ve plütonyum üreten ağır su reaktörünü sökmeyi kabul ederken, Batı da bunun karşılığında İran’a yönelik yaptırımları kaldırmayı kabul etti. 30 Haziran’a kadar nihai anlaşma metninin ortaya çıkması beklenmektedir. Tarafların anlaşmaya varmaları ve ambargonun kaldırılması şüphesiz İran’ın Batı ile münasebetlerinin gelişmeye başlamasını sağlayacaktır. Böylece Moskova, Orta Doğu’da Suriye’den sonra ikinci önemli ortağı olan İran'ı kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Ayrıca Kremlin böylece taraflar arasında yaptığı arabuluculuk kozundan da mahrum kalacaktır. Ambargonun kaldırılmasından sonra ise İran’ın Batı ile yakınlaşacağını ve yıllarca Rusya’nın kendisine verdiği desteği çok kolay unutacağını tahmin etmek mümkündür. Nitekim Rus uzmanlar da İran’ın bu bağlamda güvenilir bir ülke ve bu konudaki sicilin de temiz olmadığı düşüncesindedirler.

Moskova’nın bir başka önemli ortağı olan Küba da son aylarda ABD ile yakınlaşma süreci başlatmış bulunmaktadır. Neredeyse 1961 yılından itibaren izolasyon ile karşı karşıya kalan Küba, Venezuela ile birlikte Rusya’nın kıtadaki dayanağı konumundadırlar. Rusya için bu iki ülke, özellikle ABD’nin eski Sovyet coğrafyasına karşı izlediği siyasete karşı yürüttüğü misilleme politikasının bir parçasıdır. Moskova’nın Küba’ya yaklaşık 30 milyar dolarlık borcunu sildikten sonra ABD ve Küba yetkililerinin diplomatik ve ticarî münasebetleri başlatma konusunda mutabakata varması, şüphesiz Moskova’nın planlarında yoktu. Her ne kadar Rus uzmanları kısa vadede ABD-Küba yakınlaşmasının fazla mesafe alamayacağı ve dolayısıyla da Rusya’nın kıtadaki çıkarlarına zarar veremeyeceği kanısında olsalar da ABD ile diyaloğun başlatılması, Küba yönetiminin hareket alanını genişletecek ve Rusya ile işbirliğinde Küba’nın elini güçlendirecektir. Ayrıca Küba’nın ABD ile yakınlaşmaya başlaması, şüphesiz Kremlin’in ABD ile yaşadığı psikolojik ve manevi alandaki rekabetini de olumsuz etkileyecektir. 

Küba ile İran’dan Rusya’yı son dönemde daha fazla üzen, kardeş Belarus’tur. Belarus, Avrupa’da sert yaptırımlarla karşı karşıya kalan muhtemelen tek ülkedir. Ancak Ukrayna-Rusya krizinde üstlendiği arabuluculuk rolü, Belarus’a prestij sağladığı gibi, Avrupa ülkeleri Belarus ile münasebetlerini gözden geçirebileceğine dair mesajlar verdiler. Belarus Devleti’nin dış siyasetinin önemli özelliklerinden biri de Batı ile sorun yaşadığı bir dönemde Rusya’ya ihtiyaç duymasına rağmen Rusya ile birliktelikten maddî olarak kazançlı çıkmasını bilmesidir. Nitekim Belarus, Moskova’nın en fazla maddî destekte bulunduğu ülkelerden biridir. Bunun sebebi de Kremlin’in hayata geçirdiği ve geçirmek istediği projelerde bu ülkeye önemli rol atfedilmesidir. BDT, Gümrük Birliği, Avrasya Birliği vs. Belarus olmadan gerçekleşmesi mümkün olmayan birliklerdir. Ayrıca Belarus, Avrupa ile Rusya arasında bir tampon bölge rolü oynamakta ve gerektiğinde NATO yayılmacılığına karşı Rusya’nın füzeler yerleştirmeye planladığı bir ülkedir. Dolayısıyla Belarus’un Batı ile yakınlaşması ve NATO üyeliği ihtimalinin dile getirilmesi dahi, Rus dış politikasının çöküşü anlamına gelecektir. Diğer taraftan aynen Küba örneğinde olduğu gibi Belarus’un Batı ile yakınlaşma çabasından yakın zamanda (en azından Castro ve Lukaşenko iktidarlarında) bir sonuç çıkmayacaktır. Ancak Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko, bu süreçten fazlasıyla istifade etmeye ve Rusya’dan daha fazla taviz koparmaya çalışacaktır. Niyetinde ciddi olduğunu göstermek için Lukaşenko, Rusya’daki 9 Mayıs kutlamalarına (II. Dünya Savaşı galibiyetinin 70. yıldönümü) katılmayacaktır.

Yukarıda özetlemeye çalıştığımız İran, Küba ve Belarus’un siyasetinden Rusya’nın ders çıkarması gerekmektedir. Belirli ülkelere (rejimlere) gösterilen maddî destek, doğal olarak Rusya’ya çok pahalıya mal olmaktadır. SSCB’nin çöküşünün sebeplerinden biri olan ekonomik krizde bu politikanın rolü büyük olmuştu. Müttefiklere ayrılan paraların Rusya'nın sanayi ve tarım ile hayvancılık alanlarına aktarması, uzun vadede kendi açısından daha kârlı olabilir.  Kaldı ki adı geçen ülkelerde rejim ve iktidarlar değiştiğinde ya da Rusya’ya alternatif güçler ortaya çıktığında Moskova’nın bu yatırımı boşa çıkmış olacak ve Moskova Irak örneğinde olduğu gibi sıfırdan başlamak zorunda kalacaktır.