Güncel Yazılar > BULGARİSTAN İZLENİMLERİM

Geçtiğimiz günlerde Sofya ziyareti gerçekleştirdim. Ziyaret öncesi, çevremdeki meslektaş ve arkadaşlarım, Bulgaristan ile ilgili genellikle olumsuz yorumlarda bulunmuş, başkent Sofya’da gezilecek pek bir yerin olmadığını belirtmiş, ülke genelindeki fakirliğe vurgu yapmıştı. Bu bağlamda Sofya’nın ve genellikle Bulgaristan’ın beni maalesef şaşırtmadığını söylemek gerekmektedir.
                                    
Sofya ve yol üzerindeki bütün şehirler, adeta 1980’li-90’lı yıllarda dondurulmuş kalmıştır. Neredeyse tek bir yeni binaya rastlamadım desem, abartmış olmayacağım. Soğuk Savaş sonrasında belli ki inşaat işleri tamamen durmuştur. Eski binalar ise şehir merkezindekiler de dâhil olmak üzere hiçbir restorasyon görmemiştir. Giyim kuşam ve pahalı lokantalardaki müşterilerin çoğunun yabancı olmasından dolayı halkın durumunun da çok iyi olmadığı anlaşılmaktadır. Bu bağlamda şöyle bir sonuca da varmak mümkündür: AB, Yunanistan’dan farklı olarak Bulgaristan’ı beslememektedir. Hatta AB üyeliğinin Bulgaristan için maddî açıdan bir faydası olmadığı gibi zararının da olduğu söylenebilir.
 
Soğuk Savaş döneminde Bulgaristan, çok büyük ülke olmadığından dolayı aslında Doğu Bloku’nun ekonomik açıdan zayıf bir ülkesi değildi. Zira o dönemde, Doğu Bloku’nun önemli yaz ve kış turizm yerlerinden biriydi. Aynı zamanda SSCB’nin meyve sebze ihtiyacını karşılamasında da önemli bir paya sahipti. Nükleer santrala sahip olması, kolhoz sisteminde tarım ve hayvancılığın gelişimi için müsait arazilerin olması, Avrupa - Asya kara yollarının üzerinde bulunması, Bulgaristan’ın ekonomisini ayakta tutan önemli hususlardı. Soğuk Savaş sonrasında turizm alanındaki önemini kaybettiği gibi sebze meyve ihracatı da azalmış bulunmaktadır. Her iki konuda da eski Doğu Bloku ülkeleri için Bulgaristan’ın yerini Türkiye almıştır.
 
Ekonomik alandaki kötü durumuna ve Sofya’nın dahi AB şehri imajına sahip olmamasına rağmen Bulgaristan, daha 2008’de AB üyesi oldu. Bunun sebeplerinden biri de şüphesiz Batı’nın Balkanlar’da Rus yayılmacılığını engellemek ve bu coğrafyayı Moskova’nın etkisinden kurtarmak istemesidir. Siyasi anlamda Bulgaristan’ın Rusya’dan koparıldığı söylenebilse de Sofya, Bulgaristan’ın Osmanlı’dan kopmasını sağlayan Rus askerlerine ve Rus imparatorlarına dair anıtlarla doludur.
 
Sofya’nın en önemli yapıtı, Aleksandr Nevskiy Katedrali’dir. Katedral, 1877-78 Rus-Osmanlı Savaşı’nda ölen 200 bin askerin anısına yapılmış (1912) ve önemli Rus knezlerinden Aleksandr Nevskiy’in adı verilmiştir. Aynı bölgede yine Kutsal Nikolay Rus Ortodoks Kilisesi ile bütün Slavların Osmanlı’dan ayrılmasında baş rol oynayan II. Aleksandr’ın atlı anıtı yer almaktadır. Anıtta “Bulgaristan, Kurtarıcı Çar’a Müteşekkirdir” sözleri yer almaktadır.
 
Bu anıtların dışında da Sofya, bir Rus, daha doğrusu sonradan pek bakım yapılmayan Sovyet şehrini andırmaktadır. Soğuk Savaş döneminden kalan binalar, kötü yollar, gelişmiş troleybus hatları ve bu troleybusları genellikle yaşlılarla maddî durumu kötü olan kimselerin kullanması, Rusça bilinerek anlaşılabilmesi, Rus ürünleri satın dükkânların olması gibi özellikler, bu şehri eski Sovyet coğrafyasındaki şehirlere benzetmektedir. Hâlbuki ilginç bir şekilde Rusların Bulgarlarla münasebetleri, Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilanından hemen sonra bozulmuştu. Zira Rusların beklediğinin eksine Bulgarlar Osmanlı’dan koptuktan hemen sonra Batı ile münasebetler geliştirmeye başlamış, Rusya’ya sırtını dönmüştü. Aynı şeyi günümüz için de söylemek mümkündür. Doğu Bloku’nun parçalanmasından hemen sonra Bulgaristan, Avrupa ile yakınlaşamaya gitmişti.
 
Osmanlı’dan Sofya’da günümüze kadar ulaşan tek eser ise 1556’da Mimar Sinan tarafından yapılan Banyabaşı Camii’dir. Bunun dışındaki bütün yapılar yok edilmiştir. Adı geçen camiinin yanı sıra Osmanlı’nın varlığına işaret eden tek unsur ise kitapçılardaki Osmanlı tarihine dair kitaplardır. Tahmin edilebileceği gibi bu kitaplar, Osmanlı’yı olumsuz tasvir eden kitaplardır. Genel olarak kitapçılar da (Bulgaristan Bilimler Akademisi’nin satış yeri dâhil olmak üzere), bende yaratan bir başka hayal kırıklığını oluşturmaktadır. Bilimler Akademisi’nin kitap satış noktasında genel bir Bulgar tarihinin olmaması, bunun bir göstergesidir. Bunu da ülkenin genel olarak maddî durumuyla açıklamak mümkündür.
 
Bunun dışında Bizans döneminden de bazı anıtlar günümüze kadar ulaşmıştır. Bunlardan en önemlisi apartmanların ortasında kalan Kutsal Georgiy Kilisesi’dir. İlginç mimarî eserlerden biri de şehrin merkezindeki Kutsal Petka Kilisesi’dir. Osmanlı döneminde yapılan bu kilise, yer altı kilisesi olarak da adlandırılabilir. Zirâ, zeminin altında inşa edilmiştir. Yine ilginç bir şekilde Bizans’tan kaldığı ileri sürülen surların içerisinde metro durağı inşa edilmiştir.
 
Üç günde şehrin büyük bir kısmını gezdiğim Sofya, sahip olduğu söz konusu mimarî yapılarla, Batı ile Türk dünyası arasında kalan bir şehir konumundadır. Bulgaristan tarihi de genel olarak bu şekilde değerlendirilebilir. Slavların bir kısmının Tuna Bulgarlarıyla birleşip Bulgar adını alması, Bulgarların uzun yıllar boyunca Bizans hâkimiyeti altında kalması, daha sonra başta Türk İslam devleti olan Altın Orda’nın, ardından Osmanlı’nın hâkimiyeti altına girmesi, Soğuk Savaş döneminde ise Sovyetlerle birlikte hareket emesi, Batı ile Doğu arasında sıkışıp kalmasının ve her iki tarafın da etkisi altında bulunmasının en önemli sebepleridir.
 
Bulgaristan’ı diğer Slav ülkelerinden ayıran hususlardan biri de nüfusun diğer Slavlardan kıyasla daha esmer olmasıdır. Bunda şüphesiz günümüz Bulgar halkının oluşumundaki Türk nüfusunun etkisi büyüktür. Yine Sofya’da dikkat çeken hususlardan biri şehrin önemli Romen nüfusa sahip olmasıdır. İşin ilginç tarafı, Bulgar hükümetleri çeşitli dönemlerde Romen kökenli vatandaşlarını Türk göstererek diğer Türklerle birlikte Türkiye’ye sürmeye çalışmıştır. Ancak bu konuda başarılı olamadığı görülmektedir. Yine Sofya’da Romen kökenli halkın varlığı dikkat çekerken aynı şeyi Türk nüfus için söylemek mümkün değildir.
 
Bulgaristan’ın olumsuz ekonomik durumu aslında komşusu Türkiye için bir fırsat olabilir. Bu husus, özellikle Türkiye’nin başarılı olduğu inşaat, tekstil vb. alanlar için geçerlidir. Günde onlarca otobüs seferinin olması, iki ülke halkının mevcut münasebetleri daha iyi seviyeye çıkartma konusunda istekli olduklarını göstermektedir. 2017’de iki ülke arasındaki ticaret hacmi, 4 milyon Avro idi. İki ülkenin komşu olması, aralarında çok büyük sorunların olmaması, Bulgaristan’ın birçok alanda Türk işadamları için uygun bir pazar konumunda olması gibi faktörler, aslında ilişkileri bambaşka bir boyuta çıkartabilir.