Ekim ayının son haftası Ankara, önemli siyasi, kültürel ve ilmî toplantılara ev sahipliği yaptı. Cumhuriyet’in 103. yıl dönümünün kutlandığı bu haftada, Ankara’da Türk Devletleri Teşkilatı Zirvesi düzenlenirken 26-30 Ekim tarihleri arasında XX. Türk Tarih Kongresi gerçekleştirildi. Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi ve Atatürk Kültür Merkezi ile bu kurumların bağlı bulunduğu Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunun yeni hizmet binasında düzenlenen kongreye 30’dan fazla ülkeden yaklaşık 300 bilim insanı katıldı. Kongre, Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Haluk Selvi ve Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanı Prof. Dr. Derya Örs’ün açılış konuşmalarıyla başladı.
İlki 1932 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün direktifiyle düzenlenen Türk Tarih Kurumu kongreleri, yalnızca Türkiye’de değil, dünya ölçeğinde de benzerine az rastlanan ilmî etkinlikler arasında yer almaktadır. Kongreye dinleyici olarak katılanların sayısının da oldukça yüksek olduğunu belirtmek gerekir. Tarihçilerin yanı sıra öğrencilerin ve tarih meraklılarının gösterdiği yoğun ilgi, XXI. yüzyılın başlarından itibaren Türkiye’de tarihe yönelik ilginin artmasının önemli göstergelerinden biridir. Popüler tarih dergileri ve televizyon programlarının da katkılarıyla gelişen bu süreç, tarih konulu televizyon dizilerinin yaygınlaşması ve tarih kitaplarının satışlarının artmasıyla devam etmiştir. Türk Tarih Kurumunun genel okuyucu kitlesine yönelik yayın dizisi kapsamında yayımladığı kitaplar ise bu sürecin belki de son halkasını oluşturmuştur.
Türk Tarihçiliğinin İki Büyük İsmi: Halil İnalcık ve İlber Ortaylı
Kongrenin açılışından kapanışına kadar muhtemelen herkesin gözlerinin aradığı iki isim artık aramızda değil. Bunlardan ilki, 2016 yılında vefat eden Prof. Dr. Halil İnalcık’tı. İnalcık, katıldığı son kongrede (2014), ikinci kongreden itibaren düzenlenen bütün kongrelerde bildiri sunduğunu, ilk kongreye ise dinleyici olarak katıldığını belirtmişti. Diğer isim ise Mart 2026’da kaybettiğimiz Prof. Dr. İlber Ortaylı’ydı. Ortaylı, 2018 ve 2022 yıllarında düzenlenen Türk Tarih Kurumu kongrelerinin açılış konuşmalarını yapmıştı. 2026 yılındaki kongrenin açılış konferansını ise Prof. Dr. Feridun Emecen verdi.
Bu üç ismin de Osmanlı tarihi alanında uzmanlaşmış olması üzerinde ayrıca durulması gereken bir husustur. Zira Türkiye’de farklı dönemlerde farklı tarihî konular ön plana çıkmış olsa da Osmanlı tarihi, tarih araştırmalarındaki merkezî konumunu korumaktadır. Başka bir ifadeyle, İslamiyet öncesi Türk tarihinden günümüze uzanan geniş tarihî süreç içerisinde Osmanlı döneminin kendine özgü ve ayrıcalıklı bir yeri bulunmaktadır.
Açılış konferansının ardından, TTK Başkanı Prof. Dr. Haluk Selvi’nin yönettiği “Türk Tarihi Yazımında Tarih Kurumlarının ve Enstitülerinin Rolü” başlıklı açılış panelinin düzenlenmesi de oldukça anlamlıydı. Uluslararası Türk Akademisi ile Türk dünyasının farklı ilmî kurumlarının başkanlarının katıldığı panel, Türk tarihi araştırmalarında uluslararası iş birliğinin ulaştığı noktayı göstermesi bakımından dikkat çekiciydi. Nitekim günümüzde Türkiye’de Anadolu dışındaki Türk tarihine yönelik önemli araştırmalar yürütülmekte; Türk cumhuriyetleriyle ortak alfabe ve ortak Türk tarihi yazımı konularında da kayda değer ilerlemeler sağlanmaktadır.
Kongrede Ön Plana Çıkan Konular
Peki, beş gün boyunca aynı anda beş ayrı salonda gerçekleştirilen oturumlarda ağırlıklı olarak hangi konular ele alındı? Başka bir ifadeyle, günümüz Türk tarihçiliğinde hangi araştırma alanları ön plana çıkmaktadır?
Oturumların en büyük bölümünü, doğal olarak, Osmanlı tarihiyle ilgili bildiriler oluşturdu. Osmanlı’nın sosyoekonomik ve içtimai yapısının yanı sıra Avrupa devletleri, Rusya, Uzak Doğu ülkeleri ve İran ile ilişkileri de öne çıkan araştırma konuları arasındaydı. Osmanlı Balkanları, araştırmacıların yoğun ilgi gösterdiği bir diğer alandı. Özellikle Balkan ülkelerinden kongreye katılan akademisyenlerin, kendi ülkelerindeki yerel arşivlerden yararlanarak hazırladıkları çalışmalar dikkat çekiciydi. Bu bildiriler, Osmanlı tarihinin yalnızca merkezî kaynaklar ve İstanbul arşivleri üzerinden değil, imparatorluğun farklı coğrafyalarında bulunan arşivlerin sunduğu belgeler ışığında da ele alındığını göstermesi bakımından önem taşımaktadır.
Anadolu’nun erken tarihi, Roma ve Bizans döneminde Anadolu, beylikler devri her kongrede olduğu gibi bu kongrede de ayrı oturumlarda ele alındı. Ermeni meselesi ise XXI. yüzyılın başlarında gündemde tuttuğu ağırlığı bir ölçüde kaybetmiş olsa da tarihçilerin araştırmalarını sürdürdüğü konular arasındaki yerini korumaktadır.
Azerbaycan ve Gürcistan’dan çok sayıda akademisyenin kongreye katılması da dikkat çekici bir husustu. Bu durum, söz konusu iki ülkenin Türkiye’nin Güney Kafkasya’daki önemli ortakları olmasıyla yakından ilişkilidir. Kıbrıs, İsrail, II. Dünya Savaşı ve sonrasındaki Soğuk Savaş dönemi ile Orta Doğu tarihinin Türklerle ilişkili boyutlarını ele alan bildiriler de kongrenin konu çeşitliliğini ortaya koymaktadır. Bu çalışmalar, Türk Tarih Kurumunun yalnızca Türkiye ve Türk tarihine ilişkin araştırmalarla sınırlı kalmayan, uluslararası ilişkiler ve bölgesel tarih perspektiflerini de kapsayan ilmî misyonunu göstermesi bakımından önemlidir. Aynı zamanda Kurumun, tarih araştırmaları aracılığıyla Türk dış politikasının tarihî ve kültürel arka planına katkı sunma işlevini de ortaya koymaktadır.
Kongre oturumları, Anadolu dışındaki Türk tarihine yönelik artan ilgiyi bir kez daha ortaya koydu. Ceditçilik, Avrasya’daki kaya resimleri, Karadeniz’in kuzeyindeki Türk kavimleri ve Orta Çağ Türk tarihinin az bilinen kaynakları, bu bağlamda öne çıkan konu başlıkları arasındaydı.
Üzerinde durulması gereken bir diğer husus, Türk ve genel olarak tüm eski Sovyet cumhuriyetlerinde tarih yazımında önemli değişimlerin yaşanmakta olmasıdır. Bağımsızlık sonrasında ortaya çıkan yeni siyasi ve toplumsal şartlar, bu ülkelerin tarih anlayışlarını ve tarih yazımı yaklaşımlarını da önemli ölçüde etkilemiştir. Her bir cumhuriyet, kendi millî tarih anlatısını yeniden şekillendirirken geçmişini mümkün olduğunca eski dönemlere dayandırma konusunda da adeta bir yarış içerisindedir. Bu çerçevede Kazakistan’da Altın Orda ve Kazak Hanlığı, Kırgızistan’da Yenisey Kırgızları, Özbekistan’da ise Harezmşahlar ve Timur Devleti tarihinin ön plana çıktığı görülmektedir. Türkmenistan ise son yıllarda Türk Devletleri Teşkilatı çerçevesinde düzenlenen çeşitli organizasyonlara katılım göstermekle birlikte, ortak bilimsel ve eğitim projelerine katılma konusunda mesafeli tutumunu sürdürmektedir.
Diğer taraftan, haritacılık, nümizmatik ve epigrafi gibi yardımcı bilim dallarının da kongre kapsamında ele alınması, önceki kongreden bu yana arkeoloji alanında gerçekleştirilen yeni keşiflerin, müzecilik faaliyetlerinde kaydedilen gelişmelerin ve restorasyon çalışmalarında elde edilen başarıların katılımcılarla paylaşılması da bundan sonraki kongrelerde üzerinde durulması gereken önemli hususlar arasında yer almaktadır.
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Özel Oturumu
Kongrenin dördüncü gününün 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’na denk gelmesi de güzel bir tesadüf oldu. Nitekim 29 Ekim’de ve ertesi gün gerçekleştirilen oturumlarda ağırlıklı olarak Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyet dönemi Türk tarihi ele alındı. Dördüncü günün son oturumunun “29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Özel Oturumu” olarak düzenlenmesi de bu açıdan oldukça anlamlıydı.
Bu oturumda ve ertesi gün gerçekleştirilen diğer oturumlarda Cumhuriyet’in kuruluş süreci, ilk yıllarında elde edilen başarılar, karşılaşılan güçlükler ve Cumhuriyet’in Türk tarihi açısından taşıdığı önem üzerinde duruldu.
Uluslararası Katılımın Coğrafi Dağılımı ve Eksiklikler
Yurt dışından kongreye büyük ilgi gösterilmiş olmakla birlikte, yabancı katılımcıların ağırlıklı olarak Kafkasya, Balkanlar ve Türkistan’dan geldikleri görülmektedir. Buna karşılık, Rusya Federasyonu’nun önde gelen ilmî kurumlarını temsilen kongreye neredeyse hiç katılım olmaması dikkat çekicidir. Rusya Federasyonu’na bağlı Türk cumhuriyetlerinden de kongrede temsilci bulunmamıştır. Oysa Moskova, Petersburg ve Kazan, geçmişte olduğu gibi günümüzde de Türk tarihi araştırmaları bakımından önemli bilim merkezleri arasında yer almaktadır. Benzer bir durum Batı Avrupa ülkeleri ve uzaktaki kardeş ülke Moğolistan için de söz konusudur.
Rusya ve Orta Doğu’dan katılımın sınırlı kalması, şüphesiz bu bölgelerdeki siyasi durumla da doğrudan ilgilidir. Bununla birlikte, söz konusu coğrafyalardaki akademik çevrelerin kongreye daha geniş ölçüde katılımının sağlanması, Türk tarihçiliğinin uluslararası iş birliklerini geliştirmesi ve farklı araştırma gelenekleriyle buluşması açısından önemli katkılar sunabilir.
Genç Araştırmacılar İçin Bir Buluşma Zemini
Kongrede dikkat çeken bir başka husus da çok sayıda genç araştırmacının katılımıydı. Kaynak dillere hâkim, devlet tarafından desteklenen programlar aracılığıyla yurt dışı tecrübesi edinmiş genç bilim insanları, bir taraftan kendi araştırmalarını bilim dünyasıyla paylaşma fırsatı bulurken diğer taraftan eserlerini okuyarak yetiştikleri hocalarla tanışma, onlarla fikir alışverişinde bulunma ve kendilerinden tavsiyeler alma imkânı elde ettiler.
Bu yönüyle kongre, genç araştırmacıların akademik birikimlerini paylaşmalarına olduğu kadar, tecrübeli tarihçilerle doğrudan temas kurarak ilmî ve mesleki gelişimlerine katkı sağlamalarına da zemin hazırladı. Bu durum dinleyici olarak katılan öğrenciler için de geçerlidir. Kuşkusuz bu tür buluşmalar, akademik bilgi ve tecrübenin yeni kuşaklara aktarılması bakımından da büyük önem taşımaktadır.
XXI. Kongreye Doğru: Türk Tarih Kurumunun Geleceği
XX. Türk Tarih Kongresi, organizasyon açısından da son derece başarılı bir etkinlikti. Tüm dünyada ekonomik sıkıntıların yaşandığı bir dönemde dünyanın dört bir yanından gelen bilim insanlarını ağırlamak, her kurumun başarabileceği bir iş değildir. Bu bakımdan kongrenin organizasyonunda emeği geçenleri ayrıca tebrik etmek gerekir.
Öyle anlaşılmaktadır ki bir sonraki kongreye hazırlıklar da hemen başlayacaktır. Zira XXI. Kongre 2030 yılında gerçekleştirilecek ve Türk Tarih Kurumunun kuruluşunun 100. yılı olan 2031’deki kutlamaların hemen öncesine denk gelecektir. Dolayısıyla bu kongrenin, Kurumun bir asırlık ilmî birikiminin değerlendirilmesi ve gelecek döneme ilişkin hedeflerinin belirlenmesi açısından da özel bir anlam taşıması beklenebilir.
Kurumun tarihçesini ele alan kitabın yakın zamanda okuyucuyla buluşması beklenirken, hayatta olan eski başkanlar ile Kuruma uzun yıllar hizmet etmiş diğer isimlerin röportajlarına dayanan bir belgesel projesinin de hayata geçirilmesi yerinde olacaktır. Böyle bir çalışma, Kurumun bir asra yaklaşan tarihini yalnızca yazılı belgeler ve yayınlar üzerinden değil, aynı zamanda bu sürece doğrudan tanıklık etmiş kişilerin hatıra ve değerlendirmeleri aracılığıyla da kayıt altına alacaktır. Bu yönüyle belgesel, Türk Tarih Kurumunun Türk tarihçiliğine yaptığı katkıların daha geniş kitlelere tanıtılmasına ve kurumsal hafızanın gelecek kuşaklara aktarılmasına önemli ölçüde hizmet edecektir.
Türk Tarih Kurumu, günümüzde Türkiye’nin ve Türk dünyasının tarih alanındaki en önemli ve prestijli kurumlarının başında gelmektedir. 1931 yılında Türk tarihini araştırmak, kaynaklarını ortaya çıkarmak ve bilimsel yayınlar aracılığıyla bu birikimi toplumla buluşturmak amacıyla kurulan Kurum, bugün dijitalleşme, yapay zekâ, uluslararası akademik iş birliği ve tarih bilgisinin geniş kitlelere ulaştırılması gibi yeni meselelerle karşı karşıyadır. Bu alanların bazılarında Kurum, şimdiden önemli başarılar elde etmiş olsa da çalışmaların artırılarak sürdürülmesi önemlidir.
Kurumun geleceği ve başarısı, şüphesiz Türkiye’deki üniversitelerin ve hemen her üniversitede faaliyet gösteren tarih bölümlerinin akademik birikimi ve başarısıyla da yakından ilişkilidir. Zira Türk tarihçiliğinin gelişmesi, yalnızca Türk Tarih Kurumunun çalışmalarıyla değil, üniversitelerde yürütülen araştırmaların niteliği, yetiştirilen genç tarihçilerin donanımı ve akademik kurumlar arasındaki iş birliğinin güçlendirilmesiyle mümkündür. Bu bakımdan Türk Tarih Kurumunun üniversitelerle ilişkilerini daha da geliştirmesi, ortak araştırma projelerine öncülük etmesi ve genç araştırmacıları destekleyen programlara ağırlık vermesi önem taşımaktadır.
Türk Tarih Kurumu tarafından son yıllarda, Türkiye açısından günümüzde de önemini koruyan pek çok konuda değerli yayınlar hazırlanmıştır. Bu eserlerin başta İngilizce, Fransızca ve Rusça olmak üzere farklı yabancı dillerde yayımlanması, Kurumun bilimsel birikiminin uluslararası akademik çevrelere ulaştırılması bakımından büyük önem taşımaktadır. Zira Türkiye’nin tarihî meselelerine ilişkin bilimsel araştırmaların yalnızca Türkçe literatürde kalması, bu çalışmaların uluslararası düzeyde yeterince tanınmasını ve tartışılmasını sınırlandırmaktadır. Dolayısıyla Kurumun mevcut yayınlarının yabancı dillere çevrilmesi ve yeni yayınların mümkün olduğunca çok dilli olarak hazırlanması, önümüzdeki dönemin öncelikleri arasında yer almalıdır.
Sonuç olarak XX. Türk Tarih Kongresi, Türk tarihçiliğinin mevcut birikimini, araştırma eğilimlerini ve uluslararası ilişkilerini gözlemlemek açısından önemli bir fırsat sunmuştur. Kongre, bir taraftan Türk tarihine yönelik akademik ilginin canlılığını ortaya koyarken diğer taraftan üzerinde daha fazla çalışılması gereken alanları da göstermiştir. Önümüzdeki dönemde Türk Tarih Kurumunun, bir asırlık tecrübesini yeni araştırma yöntemleri ve teknolojik imkânlarla birleştirerek Türk tarihçiliğinin gelişimine öncülük etmeyi sürdürmesi beklenmektedir.